Prof.Dr.Erinç Yeldan

Mahşerin Yedi Atlısı ya da IMF'den kriz dersleri

Türkiye Maden İş Sendikası -

IMF'nin Kriz Dersleri
Küresel krizin derinleşmesiyle birlikte, ortodoks (neoliberal/muhafazakar) ana akım iktisat öğretisinin varsayım ve çıkarsamalarını en fazla sorgulayan kurumlardan birisi de IMF oldu. 2008 öncesine kadar iktisat yazınında tartışılmaz bir doğru olarak kabul gören "enflasyon hedeflemesi", "uluslararası sermaye hareketlerinin serbestisi" gibi politika önerilerinin artık IMF yetkililerince de sorgulanmaya başladığını izlemekteyiz.

Bu konuda elimizde ilginç belgeler var. Kısaca anımsayalım:
"Faiz oranlarının gelişmiş ülkelerde göreceli olarak düşük seyretmesi, finansal sermaye akımlarının bu ülkelerden, yükselen piyasa ekonomilerine yönelmesine neden olmakta. Gelişmekte olan ülkeler açısından, bu ülkelerdeki yatırımların yüksek getirisi düşünüldüğünde, bu kuşkusuz arzu edilen bir durumdur. (...) Ancak sermaye girişleri aynı zamanda bazı riskler de taşımaktadır. (Küresel krizden) öğrendiğimiz üzere, güçlü sermaye girişleri döviz kurlarında çok güçlü ve hızlı değerlenmeye neden olmakta; bu da kredi hacminin sağlıksız olarak genişlemesine ve finansal varlıkların köpük değerler alarak şişkinleşmesine yol açabilmektedir. Dolayısıyla, finansal aşırılıkları önlemek için, (...) sermaye girişleri üzerine piyasa-yönlü kontroller konulmasına dayanan daha sıkı makro ihtiyati regülasyonların uygulanması uygun gözükmektedir.?

Yukarıdaki satırlar IMF başekonomisti ve araştırma dairesi başkanı Olivier Blanchard?a ait. IMF'nin 2010Küresel Finansal İstikrar Raporu'nun (Global Financial Stability Report) tanıtımı için yapılan basın toplantısında yapılan bu yorumlar, IMF'nin artık finansal sistemin kendi başına işleyişi ve "piyasa oyuncularının" kararlarının kutsal olduğu; dolayısıyla, hiçbir şekilde kısıtlanmaması gerektiği yönündeki inancının değişmekte olduğu şeklinde değerlendirilebilir.

Nitekim, aynı basın toplantısında söz alan Para Ve Sermaye Piyasaları Dairesi Direktörü José Vinals şu eklemede bulunmaktaydı: "sistemik riskleri önlemek için gerek mikro, gerekse makro düzeyde birbirini tamamlayacak ihtiyati tedbirleri kapsayan, yakından gözetim altında tutulacak bir finans sistemi kurmalıyız. Daha güvenli ve aynı zamanda da sürdürülebilir bir büyüme sağlayacak yeni bir finansal sistemin, gerek gördüğü regülasyon ve denetim mekanizmalarını acilen uygulamaya koymalıyız".

IMF araştırmacılarının "yeni finansal sisteme" ilişkin uyarıları bu sözlerle sınırlı değil. Son bir yıl içerisinde IMF'ce yayımlanan araştırma raporlarında küresel kriz sonrasında makroekonomik politikalar demetinin ve finansal sistemin nasıl kurgulanması üzerine bir dizi önerinin geliştirilmekte olduğu izleniyordu. Örneğin 19 Şubat 2010 tarihli Pozisyon Notu'nda(1) yükselen piyasa ekonomilerinde sermaye girişlerinin kontrolüne ilişkin uyarılar şu satırlarla devam etmekteydi: "Küresel krize baktığımızda, elde ettiğimiz ampirik sonuçlar göstermektedir ki, finansal kırılganlığı azaltmak bakımından, dış yükümlülük yapısını düzeltmeyi amaçlayan sermaye kontrolleri yararlı sonuçlar doğurmaktadır." Dahası, "burada ilginç bir bulgu ise doğrudan yabancı yatırımların (DYY'nin) düşünüldüğü kadar güvenli olmayabileceği gerçeğidir. Özellikle, DYY içerisinde yer alan bazı finansal akımların aslında gizli olarak borç yükümlülükleri yaratmakta olduğu ve risk doğuran borçlanma biçimlerini yansıttığı anlaşılmaktadır."

Dolayısıyla, IMF'nin "finansal sistemin işleyişine sermaye akımları üzerine kontroller ya da dolaylı regülasyon ve denetim araçları yoluyla müdahale edilmemesi ve yabancı sermaye yatırımlarının olabildiğince özendirilmesine" ilişkin politikalarını gözden geçirmekte olduğu anlaşılıyor.

Son olarak bu doğrultuda iki çok önemli döküman geçtiğimiz ay içerisinde yayımlandı.(2) Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu bir dizi yükselen piyasa ekonomisi'nin deneyimlerinden yararlanılarak hazırlanan söz konusu raporlarda IMF sermaye hareketlerine karşı kendi bakış açısını eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutuyor; ve uluslararası sermayenin kontrolüne ilişkin yepyeni bir dil geliştirmeyi amaçlıyor.

IMF öncelikle bir güvenlik uyarısı ile işe başlamakta... IMF yazarlarının hesaplamalarına göre son üç çeyrek dönem içerisinde "yükselen piyasa ekonomilerine" giren kısa vadeli sermaye (sıcak para) miktarı bu ülkelerin ulusal gelirlerinin yüzde 6'sına ulaşmış bulunmakta. Oysa 2008 kriz öncesi dönemde söz konusu ülkelere bu düzeyde bir sıcak para girişine ancak üç yıllık birikim sonunda ulaşılabilmişti. Dolayısıyla, çoğunlukla portföy akımlarından oluşan mevcut sermaye girişlerinin yapısal olarak daha oynak ve istikrarsız olduğu gözlenmekte. IMF, sermaye akımlarının bu nitelikleri dolayısıyla "piyasa ekonomilerinde" yerli paraların aşırı değerlenmesine ve varlık fiyatlarında köpükler oluşmasına yol açtığı vurgusunu yapıyor ve "sermaye akımlarının idari tedbirler" (capital flow management measures) yardımıyla kontrol altına alınması önerilerini geliştiriyor.

Bu tespit ve öneriler kümesi, belki de IMF'nin altmış küsur senelik tarihçesinde bir ilk!

Yükselen Piyasa Ekonomilerinden Örnekler
Şimdi şu "mahşerin yedi atlısı"na yakından bir bakalım. Aşağıda aralarında Türkiye'nin de bulunduğu yedi gelişmekte olan yükselen piyasa ekonomisine ait veriler var. Veriler IMF dokümanlarından derlendi. İlk sütunda söz konusu ülkelere gelen sıcak para sermaye girişlerinin boyutları sergilenmiş. Verilere göre, milli gelirine oran olarak %6.9'a çıkan bir boyutta sıcak para Türkiye'ye akmış. Bu oran buradaki ülkeler arasında en yüksek boyutta sıcak paranın Türkiye'ye geldiğini gösteriyor. Türkiye'yi sırasıyla %6.6 ile Güney Afrika ve %6.2 ile Brezilya izliyor.

Sıcak para döviz bolluğu demek... Ancak bu döviz bolluğunun olumsuz iki özelliği var. Birincisi, güvenilir olmaması. Yani çok oynak, geldiği gibi yurt dışına çıkma olasılığının yüksek olması. Dolayısıyla, bu tür sıcak para akımları geldikleri ülkede kalıcı olmuyorlar; sermaye birikimine yatırıma ve yeni teknoloji yatırımlarına genellikle dönüşmüyorlar. İkinci olarak, bu tip döviz girişleri finans piyasalarında büyük istikrarsızlıklara yol açıyor. Cari işlemler açığı diye anılan dış açıklar büyüyor. Bu açıkların kapatma için ülkeler daha fazla dışa borçlanmaya itiliyor; tüketim harcamaları özendirilirken ulusal tasarruflar geriliyor. Bunun sonucunda da istikrarsız ve dengesiz bir ekonomi yaratılmış oluyor.

Tablo'nun ikinci sütununda bu konuda ipuçları sergilenmiş. Sermaye girişleri bu ülkelerde döviz kurunun ucuzlamasına, yani yerli paraların değerlenmesine (appreciation) neden oluyor. Bu değerlenme Güney Afrika'da %41; Brezilya'da ise %40'a ulaşmak üzere. Türkiye'de ise TL yüzde 6.5 oranında değer kazanmış. Türkiye'de rezerv birikimi diğer ülkelere görece daha az olmuş. Rezerv birikimi Tayland'da milli gelirin %22.3'ü, Kore'de %10.7 düzeyinde gerçekleşmiş.

Enflasyon açısından da Türkiye diğer ülkelere göre daha yüksek düzeyde fiyat artışlarına uğramış durumda. Öte yandan, verilerden Eylül ayından bu yana Türkiye'de yurt kredi hacminde bir yavaşlamanın söz konusu olmadığı; hedeflenenin aksine kredi hacminin artmakta olduğu rahatlıkla gözlenmekte. 3 Eylül 2010 ile 11 Mart 2011 arasında kredi hacmindeki artış yüzde 21'e ulaşmış. Dolayısıyla TCMB'nin yurt içi kredi hacmine ilişkin politikasının henüz arzu edilen sonuçları vermediği anlaşılıyor.

Sonuç: Şimdi Ne Yöne?
Sıcak para akımlarının istikrarsızlık yaratıcı etkilerine karşı biraz da IMF'nin telkinleriyle söz konusu ülkelerde yeni arayışlar içine girildiği görülüyor. Ancak, IMF raporlarının bütününe bakıldığında geleneksel ihtiyat politikalarından gene de kolay kolay vazgeçilemediği anlaşılıyor. Nitekim, raporların yazarları sermaye akımlarına yönelik "idari tedbirler"i, rezerv birikimi, kamu bütçelerinde mali dengenin sağlanması, faiz politikasının yeterli düzeyde kullanılmış olması gibi tedbirlerin ardından, arzulanan sonuçların alınamaması durumunda, geçici ve son çare olarak devreye sokulmasını öngörmekten kendini alamıyor.

Oysa, sermaye akımlarına yönelik olası "idari tedbirler'in "ulusal" düzeyde değil, hem çıkış, hem de giriş noktalarında kontrolünü içerecek küresel düzeyde müdahalelerle daha etkili olacağı biliniyor. Böylesi bir küresel yaklaşımın düzenlenmesinin uluslararası finans piyasalarında istikrarın sağlanmasında daha etkili olacağı ve böylesi bir düzenlemenin aslında daha John Maynard Keynes'in önerileri doğrultusunda,IMF'nin kuruluş amaçlarından birisi olduğu da biliniyor.

Dolayısıyla, IMF'nin yöneldiği "tarihsel" politika değişikliğinin daha kapsamlı ve kalıcı bir nitelikte ele alınması için bu ilk adımların daha kararlılıkla ileriye götürülmesi gerekiyor. Uluslararası finans sermayesinin bu yöndeki çabalara daha ne kadar sessiz kalabileceği ise bir başka yazı konusu.

(1) Capital Controls: The Role of Controls, IMF Staff Position Note, No SPN/10/04, 19 Şubat 2010.
(2) "Recent Experiences in Managing Capita Inflows", IMF, Washington DC, Şubat 2011; ve 'Pozisyon Notu', Mart 2011. www.imf.org/external/np/pp/eng/2011/021411a.pdf